|
Kafaya koymuştum, bu ay ihracat ve üretimle ilgili bir yazı yazacaktım. Nasıl başlayayım diye düşünürken, işyerimde oturduğum masada kullandığım eşyalarıma bir göz attım. Öyle ya ‘İhracat ihracat’ diyorum ama kendim yerli malı kullanıyor muyum.
İşe iki yıldır kullandığım ve deri olduğunu zannettiğim çantamdan başladım. İçini açtığımda, kenarında bir hesap makinası yapıştırılmış çantamın deri olmadığını keşfettim. Yerli diye yanımda taşıdığım bu ürünün maalesef Çin malı olduğunu gördüm. Oradan masamın üstüne göz kaydırdığım da bilgisayarım Çin malı. Üstünde saat, termometresi bulunan ahşap olduğunu zannettiğim kalemliğimin, aydınlatma lambamın, kağıtlık mandalımın, kağıt zımba makinamın dahi Çin malı olduğunu görünce ‘Ne üretiyoruz?’ diye merak etmeye başladım.
Kullandığım telsiz telefon ve mobil telefon da ithal. Kullandığımız, tükenmez diye bildiğimiz ama tükenen kalemlerin üzerinde direk France yazıldığını gördüm. Çekmeceyi açtım dolmakalem, kurşunkalem ve ataçtan tutun da fosforlu kalemime, fotoğraf makinamdan zarf açacağıma kadar her şey ithal. Ayrıca kağıttan ve kartondan imal edilmiş takvim, ajanda ve not defterinin yerli malı olduğuna dair şüphem var.
Kendi kendime neyi üretiyoruz diye iyice düşünmeye başladım. Gözüm giydiğim kıyafetlere daldı. Alemeti farikası timsah olan gömleğim Fransa’nın bayrağı gibi. Hayıflanmaya başladım kendi kendime. Ayakkabım desen keza öyle ya kullandığım saat, gözlüklerim, kemerim hep ithal, gırtlağa kadar ithal mala batmışım haberim yok. Kullandığım otomobil mi desem? İyice kızmaya başladım kendime. Uleyyyn Yalçın ‘Millete verirsin talkımı kendin yutarsın salkımı’. Günlük hayatımı düşündüm: kullandığım diş fırçasını ve macununu, traş kremimi ve parfümü. Hepsi ithal. Ne olmuşum ben böyle. Tam bir rezillik içindeyim. Fabrikada kullandığım doğalgaz, elektirik, kullandığım kredi bile ithal. ‘Uleyyyn ... yazıklar olsun sana Yalçın Aras... yazıklar olsun...’
Bu duygularla oturduğum koltuğa yaslanıp, yaklaşık on yıldır üretimimin yarısını yurt dışına sattığımı düşününce ihracat yaptığım müşterilerimin sesini duyar gibi oldum: “Yalçın Aras ayıp ... ayıp ... Türkiye’den ithalat yaptığımız için bize de mi yazıklar olsun demek istiyorsun. On yıldır çalıştırdığın personelin parasını ben ödeyince iyimi? Her ülke her ülkeden mal alabilir kardeşim“ diyor gibiydiler. Yeter ki kullanılabilir ve uygun fiyata satılabilir imal et. Teknolojin yoksa, ithal malı bir tür hizmet anlayışı veya lutüf diye kabul edebilirsin. Günümüzde kullandığımız tıp aletleri veya uçak gibi teknoloji ürünlerini hadi kullanma.
Yoksa fotoğraf makinası üreticin hadi alma, gitme elektronik marketlere! Ne yapayım, tutturmuşsunuz ‘Yerli malı, yerli malı...’ Lafla olmaz ki yapın yerli malı, elinizi kolunuzu bağlayan mı var?
Duyar gibi oldum ama ben gene duymamazlıktan geleceğim.
Sahiden yani... yerli malı diyoruz ama, rekabet edebilir kaliteli ve teknolojik ürün üretmek zorunluluğumuzu da unutmamamız gerekir. Bu arada bizim de ihraç ürünlerimizi yıllardır kullanan birileri var. Ama ‘Niye kendi pazarımızı kaptıralım?’ meselesini de unutmamamız lazım.
Her şeye rağmen, bir üretici olarak; ‘Ne olursa olsun yinede yerli malı... yerli malı diyeceğim.’ Çünkü her satın alınan eşya veya mal bir çalışan demektir. Ne kadar çok yerli ürün satılırsa o kadar insana iş imkanı fırsatı doğar.
Ama ister ithal ister yerli malda en temel ilkenin ‘Satılabilir ve alınabilir ürün olma’ özelliği olduğunu da unutmamak lazım.
Saygılarımla
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Ocak 2010 - 11. sayısında yayınlanmıştır.
|