|
Devamını bir sonraki sayıya bırakıp, Konya’da düzenlenen “Perakende Konferansı”nı yazmaya karar verdim. Öncelik bu toplantıya kaydı çünkü…
Toplantının gündemini oluşturan ana konu; “Kriz” ve “Kriz sonrası” idi, perakende sektörü “Krizden” ne kadar etkilenmişti ve bu süreci değerlendirebilmiş miydi?…
Ayrıca…
Perakende sektörünün geleceği nasıl şekillenecek?
Öncelikle “Kriz” konusuna değinmek gerekirse, şöyle bir soru sormak istiyorum: Türkiye’deki krizin kaynağı nerede? Global krizden mi etkilendik, yoksa bu kriz “Bizim” krizimiz mi?
Elbette “Küreselleşen” dünyada “Küresel krizden” etkilenmediğimizi söylemek doğru değil. Ancak nasıl etkilendiğimiz önemli. Küresel kriz bize “El sallayarak” mı geçti, “Teğet” mi, yoksa “Hak ortadan” mı vurdu geçti?
Bir başka soru, “Küresel kriz” tamamen geçti mi?
Kişisel kanım, “Küresel kriz” henüz geçmedi. Bize etkisi ise, yine kişisel kanım, yellenen dünyanın kokusunun bize ulaşması şeklinde.
Çünkü Türkiye olarak yaşadığımız “Kriz”, bizim ülkemizin krizi ve ekonomimizi “Hak ortadan” vurdu. Konuşmamda da belirttiğim gibi, bu kriz “Erikçi” krizi, henüz “Kabacı” krizini yaşamadık. O geriden bize doğru gelmek üzere daha…
1994 yılından bu yana çalkalanan ve yanlış uygulamalarla bir türlü belini doğrultamayan ekonominin sonuçlarını yaşamaktayız.
Üretimin sürekli düştüğü, tüketimin sürekli yükseldiği ve her hangi bir katma değerin olmadığı ekonomilerde “Kriz yaşamak” zaten kaçınılmazdır. Hele üzerine bir de yoğun “İşsizlik” eklenirse…
Elbette bu konuda “Yakınmak” sorunu çözmek için geçerli bir yöntem değil ve olmamalı da…
Öyleyse daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi, “Yakınmak” yerine “Yikinmek” yani çalışmak, koşmak ve arkada kalmamak gerekir.
Nasıl ki “Kriz” insan için sağlık sorunu ise ve çözümü de tedavi olmaktan geçiyorsa, ekonomik krizin de elbette bir çözümü olacaktır, olmalıdır, vardır da…
Ancak her hastaya, her hastalık için aynı tedavi yöntemini uygulamak mümkün değilse, Türkiye’nin ekonomik krizine çare de, kendi yapısına göre olmalıdır. Tedavi yöntemini “Dışarıdan gelen reçetelerde” aramak doğru değildir. Her insanın “Anatomik yapısı” nasıl farklı ise, Türkiye’nin de ekonomik yapısı, gelenekler, görenekleri farklıdır.
Dışarısı bizi hatalı değerlendirebilir…
Yabancının biri Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra, ülkesine dönünce anlatmaya başlamış…
“Sanırım dünyanın en büyük kara nakliye şirketi Türkiye’de” demiş…
Dinleyenler “Nereden bu kanıya vardın, hangi şirket” diye sorunca, “Gördüğüm bütün arabaların üzerinde ‘Maşallah’ yazıyordu” demiş…
Hatta bizim mantığımızı, davranışlarımızı da doğru değerlendiremezler.
İlk bilgisayar icat edildiğinde yapılan tanıtım toplantısında, misafirlere “Herkes istediği soruyu bir kâğıda yazarak şu deliğe atsın, cevabını alsın” demişler. Katılımcıların hepsi de sormuş, cevabını otuz saniye içinde almış. Sıra Türk katılımcıya gelmiş. O da yazmış atmış delikten içeri. Bilgisayar yarım saat kadar çalıştıktan sonra patlamış, herkes şaşkın. Dönmüşler Türk’e “Ne sordun” demişler. Türk, gayet sakin “Çok basit bir soru, sadece ne var ne yok diye yazdım” demiş ve eklemiş “Cevabı da çok basitti, niye bilemedi anlamadım” demiş…
Sormuşlar “Cevabı ne” diye. “Yahu” demiş, “Sadece iyilik sağlık diyecekti…”
Konya’da yapılan “Perakende Konferansı”nda bir başka konuşulan konu, yabancı sermayeli perakendecilerin Türkiye’deki faaliyetlerinin, yerli yabancılara göre başarıları idi.
Bu konuya ben yine “Türk mantığı” ile bakarsam, “Gelecekleri varsa, görecekleri de var” diye cevaplarım. Çünkü bizi, bizden daha iyi bilen olmaz. Onlar bizi anlayıncaya kadar atı alan Üsküdar’ı geçer yani…
Şu da bir gerçek ki, bir gün gelir “Yabancı” da bizi çözer.
O halde…
Başa dönersem, “Yakınmak” yerine “Yikinmemiz” gerekir.
Hele hele…
Bugünün koşullarında bilgiye en hızlı bir şekilde ulaşılırken, genç kuşakların (Bunları toplantıda gördüm ve çok mutlu oldum) küresel düşünme yetenekleri ile daha çabuk ve doğru karar vereceklerini gördükçe…
Elbette ki çalışmanın ve başarmanın bir sınırı yok. Vardığınız tüm hedeflerin, yeni hedefleri doğuracağını akıldan çıkarmamak gerekir.
O halde, “Liderlik” niteliği ve yaratacağınız “Ruh” ile daima genç ve dinç kalmaya, bu genç ve dinçlik ile de düşünmeye, yarışarak üretmeye devam etmeliyiz.
Çalıştıkça üretecek, ürettikçe başaracak, başardıkça çalışacak, üretecek ve yine başaracaksınız. Sizin “Ruh”unuz da bu şekilde hep genç ve dinamik kalacaktır. Çünkü bunlar “Kriz” nereden ve nasıl gelirse gelsin, tedavi için gerekli olan tek ilaçtır.
Bir de şunu unutmayınız…
“Saygı, sevgi, muhabbet, merhamet ve adalet”i içine kattığınızda başarılı olmamak söz konusu değildir.
Son olarak eklemem gereken teşekkür mesajım var…
Bizleri misafir olarak ağırlayan tüm Konya’lı kardeşlerime şükranlarımı gönderiyorum.
Ve özellikle, bizimle çok yakından ilgilenen, organizasyonun yükünü taşıyan Ramazan ve Mustafa DERESAL ve ekibine ayrıca teşekkürlerimi ve şükranlarımı gönderiyorum.
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Mayıs 2010 - 15. sayısında yayınlanmıştır.
|