|
Ben, Türkiye’yi gezerken “İyi ki böyle bir ülkede yaşıyoruz, iyi ki bizim memleketimiz bu” diye düşünürüm hep. Yurdumuzun hemen her köşesi, kendine özgü güzellikleri ile dolu. Karadeniz de öyle, kendine özgü güzelliklere sarılmış, her tarafı yeşile bezenmiş bir yer.
Hani derler ya “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” diye…
Aynen öyle oldu. Sanki bir önceki sayıda “Eski bayramlar” yazısını ben yazmamışım, ben özlememişim o “Eski bayramlar”ı…
- Bayramda n’apalım?
- N’apalım kızım?
- Ben Doğu Karadeniz’i görmedim, o tarafa gidelim…
Dünya bir tarafa, kızım bir tarafa. Kız babaları hep böyle oluyor galiba…
Kızım istedi mi?...
İstedi…
O zaman bir Karadeniz gezisi “Farz” oldu demektir. Hemen oturdum bir “Karadeniz turu” programladım.
Bayramın birinci günü Ankara’dan çıkılacak, akşama İnebolu’ya varılacak. O gün orada kalınacak, ertesi, gün İnebolu gezilecek, akşama Sinop’a geçilecek…
Sinop’ta gezilecek, akşam kalınacak, ertesi günü biraz daha Sinop, oradan Kastamonu…
Kastamonu gezilecek, akşama Ankara’ya dönülecek…
Biraz gecikmeli de başlasa seyahatimiz, aynen uyguladık ve Ankara’ya döndük.
Diyeceksiniz ki “Niye böyle ateş almaya gelmiş gibi?”
Pazar günü referandumda oy verilecek, kızım da Ankara programını akşama kadar tamamlayıp İstanbul’a dönecek de!...
***
Aslında kısa ve “Ateş almış gibi” olsa da güzel bir gezi oldu.
Ben, Türkiye’yi gezerken “İyi ki böyle bir ülkede yaşıyoruz, iyi ki bizim memleketimiz bu” diye düşünürüm hep. Yurdumuzun hemen her köşesi, kendine özgü güzellikleri ile dolu. Karadeniz de öyle, kendine özgü güzelliklere sarılmış, her tarafı yeşile bezenmiş bir yer.
Çankırı’yı geçtikten sonra güzellikler alabildiğince artarak size doyumsuz bir zevk veriyor. Önce “İndağı geçidi”ne çıkıyorsunuz, 1420 metre zirveli…
Sonra Ilgaz, 1850 metre… Ardından Oyrak geçidi, 1210 metre, Ecevit geçidi, 1170 metre… Bakmayın siz Çuhadaroğlu geçidinin 995 metre olduğuna, denize doğru indiğiniz için artık rakım düşük görünse de “Baba” bir geçit…
Ve… Deniz…
Ve… İnebolu…
İndağı geçidine girdikten sonra, Karadeniz’in o güzel ormanları ve o ormanların türlü çeşit yeşili ile kucak kucağasınız, ta ki denize kadar…
İnebolu, “İstiklal Madalyası” sahibi olan tek ilçemiz, sakin, şirin ve huzurlu görüntüsü ile…
Bizler gibi yaşamı beton yığınları arasında geçenler, buraları görünce “İşte yaşanacak yerler” derler de, yaşamaya gitmezler. Biz de öyle söyledik, “İşte yaşanacak yerler” dedik, ama sadece “Gezmeye” gidebiliyoruz.
Yeter mi?
Yetmiyor, ama bu kadarla yetiniyoruz.
Hele o sahil şeridinden Sinop’a geçerken daha da bir iştahımız artıyor “Buralarda yaşanır” diyoruz. Bir tarafı göz alabildiğin kadar yeşiller, öteki tarafı göz alabildiğince mavilikler…
Sinop’a vardığımızda acıkıyoruz. Kızım “Mantı yemek istiyorum” deyince bana gelenler geliyor, ama belli etmiyorum. Nereden duyduysa “Sinop usulü mantı” istiyor, balık dururken…
Araya sora buluyoruz “Teyzenin yeri”ni…
Kayseri’liye mantı beğendirmek kolay mı?
Hatta bir ara aklımdan da geçmiyor değil “Bak hanım kardeşim, mantı hamuru öyle doğranmaz” “Erişte pilavı mı ki bu üstüne ceviz ekiyorsun” “Hani bu mantının suyu” filan demeye kalkıyorum. Sonra “Sana ne, bu ‘Sinop usulü’ imiş, ye…” diyorum kendime, yiyorum da…
Elbette “Kayseri mantısı”na benzemez ama, ne yalan söylemeli “Teyzenin yeri”, de güzel mantı yapıyor, ama “Sinop usulü” olanını tabi ki!...
Akşama “Balık” diyorum, “Balık yenecek haaa…”
Elbette kimseden itiraz gelmiyor, balığı da yiyoruz afiyetle…
O gün ve ertesi gün geziyoruz Sinop’u… Eski o meşhur “Sinop Hapishanesi”ni de…
Sonra Kastamonu gezimize başlıyoruz… Yemek vakti vardığımız için “Etli ekmeğini” yiyoruz, “Çekme helva”sından alıyoruz, tarihi yerlerini görüyor ve dönüşe geçiyoruz…
Üç güne sıkış tepiş doldurduğumuz “Karadeniz turunu” da tamamlıyoruz…
Eski bayramların özlemini de çekmiş olsak da size bir fıkra anlatıp ardından son bir şey söyleyeyim mi?
Hoca, cami kürsüsünden öğüt verirken mini etek giymenin doğru olmadığını anlatıp duruyormuş. Cemaatten bir “Hocam… Senin torun da mini etek giyiyor” deyince hoca; “O gebermeyesiceye de yakışıyor haaa…” demiş…
Eski bayramları özlesek de, ateş almaya gelmiş gibi de olsa, nişadır değdirmiş gibi de olsa, arada sırada böyle “Türkiye’mi” gezmek, görmek, solumak da insana iyi geliyor…
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Eylül 2010 - 19. sayısında yayınlanmıştır.
|