|
Alışveriş, zaman geçirme, yemek, sinema, çocuklar için oyun alanları v.s. Hatta iş öyle bir boyuta geldi ki, bu merkezlerde alışveriş yapanlar için ‘imrenilecek, umutlandırılacak’ çekilişler de yapılmaya başlandı. Elbette ‘çekicilik’ özelliği öne çıkınca, buralarda mağaza, mekan açma talepleri de yoğunlaştı.
Yanlış hatırlamıyorsam, Ekim 1988, İstanbul’da bir yer açıldı, adı “Galleria” idi… Büyükçe bir alan üzerine inşa edilen bu binada, başta tekstil olmak üzere neredeyse yok yoktu. Açıldığı günlerde insanlarda öylesine ilgi uyandırmıştı ki, uzun seneler gece gündüz doldu taştı, hafta sonları ise neredeyse adım atacak yer bulanamıyordu.
Cazibesi neydi?
Kısaca söylemek gerekirse, ne ararsan orada bulma imkanının ötesinde, insanların gönüllerince zaman geçirme yeri idi. Çocuk çoluk sanki hafta sonu pikniğe gider gibi… Alışveriş merkezini yönetenler memnun, mağaza sahipleri mutlu, müşterilerin ise keyfine diyecek yok… Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra Galleria’nın ‘tek’ olma özelliği kayboldu. Hemen her yerde mantar gibi aynı anlayışta yerler türedi. Hatta buralarda ‘cazibe merkezileri’ daha da arttırıldı, yapılan etkinlikler dikkatleri böylesi yerlere çeker oldu.
Alışveriş, zaman geçirme, yemek, sinema, çocuklar için oyun alanları v.s. Hatta iş öyle bir boyuta geldi ki, bu merkezlerde alışveriş yapanlar için ‘imrenilecek, umutlandırılacak’ çekilişler de yapılmaya başlandı. Elbette ‘çekicilik’ özelliği öne çıkınca, buralarda mağaza, mekan açma talepleri de yoğunlaştı. Günümüzde, Türkiye’nin özellikle büyük kentlerinde, yönünüzü nereye dönseniz dönün bu anlayışta alışveriş merkezlerini görür oldunuz. Şimdi ise gerek Türkiye’de, gerekse dünyada ekonomik kriz baş gösterdi. Bir başka deyişle, deniz bitmek üzere, kara göründü… Görünmesine göründü ‘kara’ da, acaba gemi karaya yanaşabilecek mi? Çünkü gövdesinde açılan büyük bir delikten hızla su almaya başladı… Şimdi gemilerdeki yolculardan bir kısmı, ellerine geçirdikleri tencere, tava, çaydanlık, yoğurt kabı, ne buldularsa, suyu boşaltmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Biliyorlar ki gemi tümden batarsa, telef olacak ilk kişi onlar.
Niye mi?
Yüzme bilmedikleri halde, gemiye tayfa yazıldılar da ondan… Sınırlı olanaklarıyla, büyük bir yükün altına girdiler. Gemi normal seyir halindeyken mesele yok da, su almaya başlayınca sorun olmaya başladı. Gemiye ‘Ben yüzme bilirim’ diye girenler de var elbette. Ne var ki plajda denize girmekle, bir gemiye ‘tayfa yazılma’ arasındaki farkı bilmeden yazılmışlar…
Şimdi onlar da kova filan arıyorlar suyu boşaltmak için. Gemi batarsa, büyük bir kısmı telef olacaklar arasında. Geminin su aldığı yer ile sahile ulaşım arasında epeyce bir mesafe var, plajda yüzmeye benzemez…
Bulurlarsa kovayı, suyu boşaltmaya yardım edecekler… Ancak, geminin makine dairesinde hiçbir hareket yok. Onlar, yukarıdaki çabanın olumlu sonuç vermesini bekliyorlar, yarı bellerine kadar battıkları suyun içinde…
Onlar, profesyonel gemiciler… Güçlü, kuvvetli, yüzmeyi iyi bilenler…
Bir kısmının güç isteyen tulumlara yapışması, var güçleri ile suyu pompalamaları, diğerlerinin de açılan deliği kapatmak için çaba harcamaları gerek…
Aslında gemi batarsa, bunların hiç kurtulma şansı yok, tümü telef olacak. Yukarıya tırmanmak için geçecekleri kapıları, ne yazık ki o katları dolduran suyun basıncı yüzünden açamayacaklar…
Bilmem anlatabildim mi?
Şimdi; alışveriş merkezi sahip ve yöneticileri, bu mekanlarda iş yapmaya çalışan markalar ve sınırlı olanaklarla işe başlayanlar gemide kendilerini yukarıda tarif ettiğim yerlere uygun bir şekilde yerleştirsinler. Eğer bütün gemi personeli üzerine düşeni yaparsa, gemi kurtulacak.
Yoksa…
Gemi su alıyor, batıyor…
Kurtulanlar çok az, telef olanlarsa çok fazla olacak…
Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Haziran 2009 - 4. sayısında yayınlanmıştır.
|